*Vicdan: Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç.

 

 Bizi kapitalist düşünceden ayıran en büyük güç bence “VİCDAN” ve bu gücü yitirdikçe kötüye doğru gidiyoruz.

Tarihten birkaç örnek

  • Fetih için hazırlık yapan Sultan Mehmed, bir gün tebdil-i kıyafetle sabah erkenden çarşıya çıkar. Bir dükkâna girer bir kilo şeker alır. Ardından bir kilo da sabun ister. Dükkân sahibi, “Ağam ben siftahımı yaptım. Sabunu da yandaki komşu dükkândan al” der. Sultan, öbür dükkâna girer sabunu aldıktan sonra bir kilo yağ ister. O dükkân sahibi de önceki esnaf gibi, “Ağam ben siftahımı yaptım. Yağı da yandaki komşu dükkândan al” der. Sultan Mehmed, diğer dükkâna girip yağı aldıktan sonra başka bir şey ister. O dükkân sahibi de önceki komşuları gibi cevap verir. Sultan böylece dükkânların büyük çoğunu gezdikten sonra şöyle der: “Bu dürüst millet ve bu dürüst esnaf arkamda olduğu müddetçe değil İstanbul’u, dünyayı bile fethedebilirim.”

 

 Düşünsenize hangi kapitalist sistemde ben siftah’ımı yaptım. Diğer ürünleri de başka yerden al der bir satıcı…Bu durum hangi rekabet kuralları ile açıklanabilir.Yada rasyonel insanın her durumda faydasını maksimize etme koşulu bu duruma nasıl adapte edilebilir.

  • Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın. günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını
    Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu’ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:
    “Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al” diye yazmış..Ve bu kese tam 3 ay ağaçta asılı kalmış.

 

 Hangi sistemde böyle bir gelir bölüşümü var şuan?

  • Osmanlı’nın son döneminde (1850) İstanbul’da uzun yıllar kalmış bir batılı tarihçi olan M A Ubicini’nin şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, hatıralarında:
    “Bir kaide olarak, Ermeni ye istediği paranın yarısını, Ruma üçte birini, Yahudi ye dörtte birini veriniz. Fakat bir Müslümanla alışveriş ettiğiniz zaman istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz”diye yazmış.

 

 1 TL’lik ürüne 9,99 TL etiket konulduğu bir dönemle yukarıda ki örneği karşılaştırabiliyor musunuz?

  • Birçok hayır yollarına vakıflar yapmış olan ecdadımız, hayvanların bakım ve beslenmesi için de vakıflarda bulunarak, kendilerine bunca hizmetler sunan bu yaratıklara karşı bir kadirşinaslık örneği vermişlerdir. Bazı yazarların tesbitine göre, zayıf hayvanların otlayıp beslenmesi için mer’alar ve çayırlar vakf etmişler , kış aylarında kuşların beslenmesi, hasta ve garip leyleklerin bakım ve tedavisi, hayvanlara gıda ve su verilmesi için vakıflar kurmuşlardır. Bu suretle de hayvanlara yapılan müstakil vakıfların cevazı, uygulamada kendisini göstermiştir. 
    Atalarımız, sadece insanı değil, gökte uçan kuşları bile düşünmüşlerdir. Kuşları barındırmak için yine vakıf olarak yaptırılan “kuş evleri”, Türk mimarisinin ilgi çekici bir unsuru olarak, XV. yy. da klâsik Osmanlı mimarisiyle birlikte ortaya çıkmış, XIX. yy. sonlarına kadar devam etmiştir. “Kuş Köşkü” veya “Kuş Sarayı” da denilen bu evler, cami, medrese, mektep, saray gibi her türlü yapının bol güneş alan ve rüzgar vurmayan cephelerinin ulaşılamayacak yüksekliklerine yerleştirilmiştir. Avusturya Sefiri Busbeck 1550’lerde şöyle yazıyordu: “Türkiye’de her şey insanîleşmiş, her katı yumuşamıştır. Hayvanlar bile” Elbette!.. Çünkü Türk İslam  insan-severliği cihanı kuşatmıştır. 
    İnsana zarar vermeyen hayvanı sevmek, muhakkak ki bir ahlâk ve karakter unsuru teşkil eder. Zira onlar da Cenab-ı Hakk’ın mahlukudur.Hiçbir millet, Osmanlı Türk’ü kadar çiçeğe değer vermemiştir.  Hiçbir milletin tarihinin bir devresi bir çiçek adını   taşımamaktadır.  Bursa’da “Gurabâhâne-i Lâklâkan” denilen leylek hastanesi yeryüzü tarihinde eşsiz bir müessesedir.
    Güvercinler için yapılan vakıflar bir haylidir. Camilerin saçakları altına kuşların sığınması için hususi yuvalar ve meşhurların mezarlarındaki mermer sandukaların yanına yağmur suyu birikip kuşların içmesi için küçük tekneler yapmak, Türk medeniyetine mahsus hususiyetlerdendir.
    Türk büyüklerinden, büyük insan Mimar Sinan, kurduğu vakfiyesinde köyü olan Ağırnas’ta yaptırmış  olduğu çeşmenin hemen yakınında ve oldukça nemli mümbit bir araziyi, çeşmeye su içmek üzere gelen hayvanların, itilip kakılmadan rahat bir şekilde su içmeleri ve dinlenmeleri için, büyük bir arazi parçasını vakfetmiştir.
    Türklerin, hayvanlara karşı olan tutumunu Batılı bir yazar şöyle anlatır: Osmanlı toplumunda yardımlaşma öylesine yaygın, şefkat ağı öylesine geniştir ki (Türk düşmanı olarak ün yapmış bir avukat olan) Guer’in kayıtlarına göre bir ucu hayvanlar alemine, öbür ucu bitkilere kadar uzanmaktadır. Osmanlılar sahipsiz hayvanları beslemek için vakıflar kurmuş, ücretli adamlar tutmuşlardır. Bu adamlar sokak başlarında kedilere, köpeklere et dağıtırlar. Bu hayvanlar o sadakaya alışmış olduklarından, besicilerin seslerini duyar duymaz hemen sokak başına koşarlar.  
    Mareşal Von Moltke, 1837’de şunları anlatır: “Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı da gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi vardır. Bâyezid camiinin avlusuna gittim. Güzel avlunun mermerleri üstünde kanatlı misafirler için yem serpildiği zaman, bunu seyretmek hoş oluyor. Yem atılır atılmaz yüzlerce güvercin, caminin damlarından, direklerinden, revakın ve şadırvanın kubbelerinden, avludaki büyük servilerle, keyifli gurultuları ve alacalı kargaşaları, dille anlatılamaz. Şahsi emniyetlerine güvenleri sebebiyle, insanın yolundan bile çekilmiyorlar. Bunlar gibi limandaki martılar da insanın kürekle vurup öldürmesinden hiç tasa etmiyorlar. 
    Leylekler ve kırlangıçlar, kovulma tehlikesine asla mâruz kalmaksızın, istediği Türk evinin üzerinde yuvasını yapabilir. İstanbul, kuşların cenneti sayılabilir. Güvercinler, üstü açık mavnalarla limana getirilen hububatı yiyip rahat rahat beslenirler. O kadar emniyet içinde üşüşler ki, gemicilerle hammallara güçlükle yol verirler. Limanın uğultulu gürültüsünü deniz kuşlarının çığlıkları büsbütün arttırır. Şehir civarında martı ve gücercin gibi kuşlara ateş etmek büyük bir cür’ettir.
    D’ohsson, 18. yy. Türkiyesinde örf ve adetlerden bahsederken bu konuda şunları söylemektedir: Hayırseverlik o derecededir ki, hayvanları bile içine alır. Hiçbir kimse, hayvanlara kötü muamele etmez ve ettirmez. Bir kimse devesine, atına yahut katırına fazla yük yükletse, hayvanını fazla yorsa, polis derhal buna müdahele eder, eziyeti önler ve hayvanı dinlenmeye sevkeder; buna selâhiyeti vardır. Her gün bu gibi hareketlerin misalini görmek mümkündür ki, bütün bunlar, hiç şüphesiz Türk milletini şereflendirmektedir.

 Şuan hayvan haklarına geçmişte olduğu kadar önem veriliyor mu?

  • “Bu memleketin topraklarında kanlarını döken Ingiliz Fransız Avustralyalı Yeni Zelandalı Hintli kahramanlar!
    burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız.
    Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır.
    Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.

Atatürk’ün yazdığı bu mektup ve söylediği meşhur ‘Yurtta Sulh,Cihanda Sulh’ sözünü,Hangi kapitalist sistem benimsiyor.Dünyayı kendi çıkarları uğruna kana bulayan sisteme bu söz ne kadar uyuyor.Çanakkale savaşlarında düşmanına yiyecek atan askerlerimizin yaşantıları ne kadar kapitalist sizce…

http://yarinneolacak.net/wp-content/uploads/2010/12/vicdan.jpghttp://yarinneolacak.net/wp-content/uploads/2010/12/vicdan-150x150.jpgS Barış YazıcıHayata dairosmanlı hayvan hakları,vicdan,zekat verecek
*Vicdan: Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç.    Bizi kapitalist düşünceden ayıran en büyük güç bence “VİCDAN” ve bu gücü yitirdikçe kötüye doğru gidiyoruz. Tarihten birkaç örnek Fetih için hazırlık yapan Sultan Mehmed, bir gün tebdil-i kıyafetle sabah erkenden...